Mladen Dolar, “Sanat Nedir?” başlıklı yazısında şöyle yazar:
“Freud’un çok güzel bir deyişi vardır; “başarıları yüzünden mahvolmuş insanlar”dan bahseder. Sanatta da birçok insan kendi başarısının kurbanı oluyor. Tam da yapmak istediği işte başarılı olarak o işin kalıbına giriyor. Kendini bir kuruma çeviriyor ve bir şekilde bu kurumla özdeş olduğuna inanmaya başlıyor. Lacan bu durumu mükemmel bir şekilde ifade eder: “Kime deli denir?” diye sorar. Deli, kendini kral zanneden sıradan bir insan değildir; kendini kral sanan kraldır. Kendilerini sanatçı zanneden sanatçılarda da böyle bir delilik var. Kendini olduğun şey zannetmek bir bakıma psikozdur. Bence bu da sanatın sonu demek”
Psikozun Sonsuz Sanatı
Dolar’ın bu aktarımları, beni psikozun sanrısı ve sinthome ile ilişkisini sanat üzerinden düşünmeye sevk etti. Öyle ki, Lacan’ın psikanalize yaptığı en büyük katkılarından birisi olan sinthome kavramı, hem nevrozda hem de psikozda bir yaratım sürecine de vurgu yapar. Sinthome bir nevroz için, analizin sonunda onunla özdeşleşeceği bir işleyiştir ve kişinin arzuyla ile jouissance’ı ile ilişkisinde kendine içkin ve aşkın bir yer edinme minvalidir. Psikoz içinse sinthome, men edilen Baba-nın-Adı’na dair bir telafi biçimidir, psikozun dağılmasını önleyendir. Burada iki yapıyı ayıran, yapıların jouissance ve arzu ile ilişkileridir; ortak noktaları ise sinthome ile ilişkileridir.
Sinthome, nevrotiği ve psikotiği yaratıcı bir üretime sevk eder. Burada psikozun sanrısı da, simgesel düzende varolan gediği doldurma çabası olduğu için onu bir üretime teşvik eder. Freud (1911) için de bu sanrı, gerçekte bir iyileşme girişimi ve yeniden bir yapılanma sürecidir. Yani kısaca sanrı, sinthome ve jouissance ilişkisi bir psikozun sanatına anlam verenlerdir.
Joyce ve Goya
Bu konuyla ilgili yazar James Joyce’u ve ressam Francisco Goya’yı düşünebiliriz. Joyce’un özellikle Finnegans Wake ve Ulysses eserleri, sanat, jouissance ve sinthome arasındaki ilişkinin ürünüdür. Joyce’sun yazıları onun sinthome’udur ve o kendi sanatıyla yani yaratıcılığıyla jouissance’ını organize etmenin yeni bir yolunu bulmuştur.
Francisco Goya ise psikozunu, yani onun tabiriyle “karanlık dönemlerini”, ilk önce evinin duvarlarına çizdiği ardından da tuvale aktardığı 14 resimden oluşan “Kara Resimler”e aktarmıştır. Bu resimlerin en ünlüsü “Çocuklarını Yiyen Satürn”dür. Siyah arka plan üzerinde çocuklarından birinin kafasını ve bir kolunu yemiş, diğer kolunu ise yemeğe koyulan, beyaz, uzun saçlı ve kan içindeki Satürn’ün yer aldığı bu tabloda, sinthome ile ilişkili bir meseleyi görürüz. Bu mesele Goya için, cinsellikle ilişkilidir. Çünkü Goya, çocuğunu yiyen Satürn’ü evinin duvarına çizdiğinde, Satürn erekte olmuş bir haldedir ve bu jouissance ve sanrı ile ilgilidir. Ancak Goya, Satürn’ü tuvale taşırken bu erekteliğini siyah bir görüntünün altında bırakmıştır. Bu “gizemli” durum diğer Kara Resimler’inde de vardır. Siyahlığın altındaki gizem, Gerçek’in alanındadır ve onun sinthome’uyla ilgilidir.
Sonuç olarak… “Kime deli denir?” sorusu, cevabını işleyişte bulur. Bu cevap ya nevrotiğin düşleminin ürünüdür ya da psikozun kesinliğinin… Günümüzde “her şey” olmaklığa ve bunu Öteki’ne aktarmaya önemli bir anlam atfeden ve bu birçok “olmak-lık” durumunu kabul eden nevrotik mi daha delidir yoksa kendisi bir Napolyon, peygamber ya da tanrı olan bir psikoz mu? Bana kalırsa konu bağlamında, kendisinin ne olduğuna ilişkin anlam arayışını hep bir Öteki’nde arayan ve her defasında da bulduğunu zannederek aslında onu kaybeden bir nevrotik, kesin olarak ne olduğunu bilen bir psikotikten daha delidir. Ve de sanat, iki yapı içerisinden de ortaya çıktığı için, nihayetinde insan varoluşuna içkin ve aşkın olduğu için daha delice ve daha yücedir.
Görsel: Hieronymus Bosch – Dünyevi Zevkler Bahçesi

Yorum bırakın