Psikanaliz ve Otizm: Otistiklerden Öğrenmek

By


Bazı otistikler konuşmaya başlar. Çoğunlukla makineler gibi, bilgisayarlar gibi; ama sonunda konuşurlar, sesten aldıkları otistik jouissance’tan kısmen vazgeçmeyi kabul ederler, bu nesneyi kısmen bırakırlar. Ama ondan gerçekten vazgeçmek… Hayır, çünkü bu, bu şekilde yaratılan boşluğun dile, yanlış anlama, muğlaklık, cinas, çifte anlam, bilinçdışı dahil olmak üzere iletişimin tüm olanaklarını verdiğini varsayar. Lacan bunların oldukça ayrıntılı olduğunu söylemişti.

Dil ile ilişki sorusu otistik pozisyonda esastır. Otistik özne, gösterenin gerçekliği tarafından büyülenmiş olması ve kendini ondan ayırmaması anlamında, gösterende rehin kalır. Orada çok ilkel bir jouissance var ama öyle görünse de sözle eşleşmez. Bu, otomatik olarak gösterenden alınan bir tür jouissance’tır. Bir süre bunu gevezelikten alınan jouissance ile eş tuttum ama bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Birçok yazar, otistik çocuğun karakteristik bir özelliğinin, yani çok erken bir işaretinin, gevezelik etmemesi olduğunu belirtmiştir. Gevezeliğin de zaten Öteki ile bir ilişkinin ana hatları olduğu kesindir. Bu gevezeliği işiten yanılmaz ve ona cevap vermekten de geri kalmaz. Anne çocuğun gevezeliklerine yankıyla karşılık verir ve çocuğu bu zevki alması için teşvik eder. Hiç şüphesiz bu durum, konuşmanın tüm zevklerden vazgeçmekle eşdeğer olmadığını deneyimleyerek onu konuşmaya davet eder. Ama hepimizi tutan zırvadan alınan jouissance’ın, otistik kişinin gösterenin otomatizmine duyduğu bu anlaşılmaz hayranlıkla hiçbir ilgisi yoktur, üstelik işlevini yerine getirmesi için de ses çıkarmaya gerek yoktur.

Otistik Özneler, Gösterenler ve Dil

Her şeyden önce bize dünyanın temsili konusunda güvence veren şey, gösteren temsilinin yapısıdır. Bellek izleri gösterenlerden oluşur ve göstereni karakterize eden şey, -göstergenin aksine- temsil ettiği şeyle doğrudan ilişkisinin olmamasıdır. Bir kez gösterenin düzenine girdiğimizde, Şey’in varlığından vazgeçebiliriz. Ardından gösterenler birbirleriyle ilişki kurar, birbirlerinin yerini alabilir, anlam yaratabilir vb… Otizmin nörolojik bir imkânsızlık olduğu ve göstergelerle çalışamadığı da düşünülebilir. Beynin çağrışımsal alanları arasında kurulamayna karmaşık bağlantılar… Ancak bu anlayışın saçmalığı, kendi evrenlerinden çıkıp bizimle iletişim kuran bu öznelerin tanıklıklarını aldığımızda hemen ortaya çıkıyor; Göstereni de çok doğru bir şekilde kullanıyorlar. Otistik özneler dilin içindedirler, ondan dışlanmış değillerdir ama yanlış olan konuşma düzeyindedir. Yani, konuşan özne, söylemek isteyen özne, gördüğünü ve kendisine söyleneni anlamak isteyen özne düzeyinde olan şey, bir şeylerin yanlış gittiği yerdir.

Bu nedenle dünya temsilinin bir özne meselesi olduğunu dikkate almalıyız. Herkesin kendine ait bir dünya temsili vardır, gerçeklik evrensel değildir. Dahası sürekli değişmektedir. Sanırım hepiniz çocukluğunuzun mekanlarına, bir daha hiç görmediğiniz ilk evinize, ilk bahçenize geri döndüğünüzde böyle bir durumla karşılaşmışsınızdır; o zamanki haliniz ölçüsünde belli bir imge depolamışsınızdır ve birdenbire bugün o kadar da harika görünmediğini fark edersiniz. Çünkü dünyanın temsili öznenin konumuna bağlıdır. İşte söz konusu otistik için bir şeylerin ters gittiği yer burasıdır.

Gösterenin Rehinesi…

Otistik çocuğun gösteren ile ilişkisini inceledik ve birkaç yıl önce bunu özetlemek için bir formül önerdim: otistik çocuk, gösterenin rehinesi. Otistik çocuklarda gözlemlediğimiz paradoksal bedensel fenomenleri de tanımlamaya çalışabiliriz: Aşırı dengesizliği, anımsatıcı yürüyüşü, acıya duyarsızlığı, kendini yaralamaları, klişeleri, tavırları… Bütün bu klinik bize, otistiklerin Öteki söylemine yabancılaşmasının reddinin bedensel sonuçlarını gösteriyor. Yabancılaşmada söz konusu olanın beden ve jouissance olduğunun farkına varırsak, bu hiç de olağanüstü bir durum değildir. Eğer çocuk, tümüyle bağlı olduğu Öteki’nin isteği üzerine kendi varlığını yabancılaştırmayı kabul ederse, bunun nedeni, Öteki tarafından tanınmak ve sevilmekle tatmin olmayı öğrenmesidir. Orada bir zevk, Öteki’nin gösterenleriyle eşleşmiş bir jouissance bulacaktır, ama aynı zamanda kendi jouissance’ının bir kısmından da vazgeçmek zorunda kalacaktır. Simgesel bir varlık olan ve aynadaki görüntüsünün kendisine verdiği sezgiyi, vücudun parçalı değil, bir bütün olduğu sezgisini pekiştiren bir beden kazanır.

Ancak ya hep ya hiç yasası olsaydı bu yabancılaşmanın pek bir değeri olmazdı. Bu yabancılaşmanın bedelini oluşturan şey, ondan kaçan şeydir. Bu bölme işleminde Öteki’nin yararı için her şey feda edilmez. Geriye kalan bir şey vardır. Yabancılaşmayı katlanılabilir kılan şey, bölünmedeki bu parçadır. Bir artık vardır ve bu artık, bakış ve ses nesnelerinde yoğunlaşır. Bunlar, Öteki’ne kurban edilmeye direnen nesnelerdir. Sonuç olarak bunlar, öznenin arzu olarak var olmak ve Öteki’ne tamamen itaat etmeye direnmek için güvendiği nesnelerdir.

“Ehlileştirme”

Baktığım otistik çocukla öğrendiklerim, meslektaşlarımın tanıklıklarında ve çalışmalarında okuduklarım, beni otizmi ya hep ya hiç konumunda düşünmeye teşvik ediyor. Bir şey gösteren temsilinden yapılmış olursa, hiçbir kalıntı bırakmadan yapılmış olduğu anlamına gelir. Yani kurtulması mümkün olmayan ilk gösterenin rehinesi durumuna düşülür. Geriye de sadece anlamlandırma otomatizminde ustalaşmaya çalışmak kalır. Bu otizmin klişelerinde yaptığı şeydir. Peki hayattan zevk alıyor mu? Hayır, sanmıyorum. Daha ziyade gösteren tarafından iğrenç bir şekilde zevklendiriliyor. Dışarıda, sınırda kalmayı seçer, kararlılıkla tüm varlığını söylemin sürüklenişine konumlandırır. Ancak bu, kelimenin gerçek anlamında bir sürüklenme değildir çünkü sürüklenme bir çerçeveyi aşan bir şey olduğunu ima eder. Burada öyle bir şey yok.

Bu sürüklenen jouissance kavramı üzerinde ısrar ediyorum çünkü bana olası bir tedavinin göstergesi gibi görünüyor. Bazıları tarafından önerilen ve şu anda da oldukça revaçta olan eğitim bana doğru çözümmüş gibi gelmiyor. Çünkü vahşete dönüşme riski taşıyor, otistiklerin konumuna da saygı duymuyor. Öte yandan, otistik öznelerin sürüklenmelerine saygı duyarak onlara ulaşmak için yapılan tüm girişimler, onları ehlileştirmeyi mümkün kılmıştır. Bir düşünün, Melanie Klein’ın (Dick Vakasında) yaptığı buydu. Başından itibaren Dick’in otistik jouissance nesnesi olan tren/istasyon çiftine olan ilgisini paylaşıyormuş gibi davranarak onu ehlileştirdi. Bu “ehlileştirme” terimi bana oldukça uygun görünüyor, bakış ve sesin, yani sürüklenmeleri için sağlanması gereken iki nesnenin belirli bir şekilde ele alınmasını varsayıyor.


Yazan: Bernard Nomine
EPFCL Üyesi Psikanalist ve Psikiyatrist.
(Metin:”Apprendre de l’autiste” başlıklı yazıdan bir bölüm…)

Çeviri: Atakan Yorulmaz


Not 1: Fransızcamı geliştirmek için psikanaliz ile ilgili metinlerden çeviri çalışmaları yapıyorum. Çevirilerde ufak tefek hatalar olabilir.

Not 2: Melanie Klein’ın “Dick Vakası”nı, Alfa Yayınları’ndan çıkan Sevgi Suçluluk ve Onarım – Diğer Yazıları 1921-1945″ kitabındaki “Benlik Gelişiminde Sembol Oluşumunun Önemi (1930)” başlıklı makalede okuyabilirsiniz.

Psikanaliz ve otizm ile ilgili diğer yazılar:
Bastırma Modelinde Otistik Men Etme- Leon Brenner (Çeviri: Batuhan Demir)
Otizme ve Öznelliğe Psikanalitik Bir Bakış Açısı – Sevinç Beyza Toktay

Yorum bırakın