“Aşk, psikanaliz tarihinin başlangıcındadır […] Aktarım aşktır, ama tüm aktarımlar aşk mıdır, tüm aşklar aktarım mıdır? Tedavide neyle ve kiminle karşılaşırız? Psikanalitik deneyimin merkezinde, en başından itibaren dürtüyü, arzuyu ve aşkı dile getiren kayıp nesne yer alır. Eğer aşk özünde narsisistik ise, o zaman kimi seviyoruz?
Aşk iki öznel konumu ima eder: sevmek ve sevilmek. Bu nedenle özne, fantazmda diğeri için hangi pozisyonu işgal ettiğini asla bilemez. Bu, Öteki için nesne a konumundan vazgeçmenin imkansızlığını barındıran, öznenin kendini kaybettiği ve hatta istismar nesnesi haline geldiği aşırı aşk biçimlerine yol açabilir.
Psikanalistler, aşk dolu karşılaşmaların hikayelerini mutlu ve felaket dolu etkileriyle dinlemek zorunda kalsalar bile, psikanaliz bu konuda bir tekele sahip değildir. Dolayısıyla psikanaliz, bir aşk etiği sağlamayı amaçlamaz.
Dolayısıyla psikanalitik söylem, yazılabilecek bir cinsel ilişki olmadığı ve her şeyi yapabileceğimiz bir yarımızın olmadığı dışında hiçbir şey vaat etmez. Peki tedavinin sonu, analizanın semptomuyla ‘nasıl başa çıkacağını bilmesini’ sağlıyorsa, onu farklı bir şekilde sevmeye yönlendirebilir mi?”
[Freudyen Analiz Yayınları/Çağımızda Aşk” sayısının sunuş yazısı]
Fransızcadan Çeviren: Atakan Yorulmaz

Yorum bırakın