Çok eski zamanlardan beri eksiklikle bağlantılı olduğu bilinen arzu, Freud tarafından esasen bilinçdışı olarak kabul edildi. Ve onun gizli tatminini ortaya çıkaran da semptomun paradoksal acısıydı. Eksiklik, bedene ıstırap olarak damgalandığında daha az gerçek değildir; ve de Lacancı psikanaliz, bedenin yine başka bir şey olduğunu ortaya çıkardı: Jouissance’ın yeri.
Arzu ederiz, bu bir gerçek. Başka bir deyişle, seçeriz. Ne yediğimizi, mahrem faaliyetlerimiz için ayırdığımız yerleri, konuştuğumuz insanları, onlarla kullandığımız kelimeleri ve bunları kullanma şeklimizi seçeriz. Kısacası, biz içgüdüleri tarafından yönlendirilen hayvanlar değiliz. Hayvanlar seçim yapıyorsa, bu seçimleri kesinlikle sorgulamazlar.
Psikanalizin varlığını haklı çıkaran tüm sorun da budur. Seçim o kadar çok soruyu gündeme getirebilir ki, bu bir sorun haline gelir, bundan utanırız, bazen tamamen engellenme noktasına geliriz. O zaman artık ne istediğimizi bilemeyiz. Ya da istediğimizi sandığımız şeyi, aslında istemediğimizi fark ederiz. Ve her durumda, arzumuzun nesnesi hiçbir zaman tam olarak doğru olan değildir. Kısacası, hepimiz konuşur konuşmaz seçim manyağı oluruz.
Bu Freud’un keşfiydi. Arzu tatmin makinesindeki düğmeleri kullanmak için yöneldiğimiz en iyi talimatlara rağmen, bir şeyler ters gider. Buradan hareketle Freud, psikanalizle birlikte nesnenin statüsünü tamamen değiştirmiştir: arzunun hedeflediği nesneyi, arzuya neden olan nesneyle aynı kefeye koyar. Bu nesne-neden daha da özeldir çünkü her zaman kayıptır. Dolayısıyla arzunun, iştahlandığı dünyanın nesnelerinde yeniden keşfetmeye çalıştığı şey bu kayıp nesnedir. Ancak arzu edilen kayıp nesne, dünyanın nesneleri arasında bulunamaz; hatta açıkça onlardan çıkarılmıştır, onlardan eksiktir. “Çünkü yasaktır” der Freud, bu yasağın modelini Sofokles’in Oedipus tragedyasından alır.
Freud, arzunun nesne-nedenine her durumda ulaşılmasının imkansız olduğunu ve bir yasağa dönüşmesinin her şeyden önce bu imkansızlığı katlanılabilir kılmaya hizmet ettiğini belirtir. Lacan da bunu tekrar ele almış ve mantığını göstermiştir: Nesne hiçbir zaman eksik olmamıştır, çünkü hiçbir zaman var olmamıştır. Öte yandan, kayıp olduğu gerçeği bize orada olabileceğini de düşündürür. Ve böylece özne, nesne var olsaydı eğer neler olacağını düşler.
Dolayısıyla burada iki paradoks söz konusudur:
1. Özne, arzusunun gerçek bir nesnesi olmadığı halde, bir nesneye sahip olmak için bazen hayatı pahasına olacak şekilde kendini harcar. Uzun bir süre boyunca, nesnenin bu yanlış anlaşılmasına ilişkin bilgisizliğini savunmasını mümkün kılmıştır. Ta ki öznenin, unutmuş gibi yapsa da, farkında olmasa da, arzusunun nesnesi olduğunu iddia ettiği nesnenin doğru nesne olmadığını her zaman bildiğini ortaya çıkaran Freud’a kadar… Psikanalizden bu yana, masumiyet savunması artık mümkün değildir. Lacan’ın 11. Seminerin İngilizce baskısına yazdığı Önsöz’de bize söylediği gibi, bastırma mekanizmasının ‘yalanın’ kibar adı olmasındaki neden buradadır. Gerçekten de bilinçdışı bir yalan, daha az yalan değildir ve özneyi bilinçdışından sorumlu tutan psikanalizin bakış açısından hiçbir hafifletici durumu hak etmez.
2. Var olmayan ama var olduğunu düşlediğimiz bir nesne, öznenin tüm arzularının ve ilgisinin nesnesi haline gelir. Özne böylece bir “eğer” temelinde koşullu bir durumda yaşar: “Nesne varmış gibi davranalım”. Bu bir paradoks değilse bile, kesinlikle bir muamma. Neden orada olmadığı gerçeğine dikkat etmek ve elinin altındaki nesnelerle yetinmek yerine, orada olabilme ihtimali gerçeğine bu kadar önem veriyor? Çünkü arzu uyandırmak için dünyadaki nesnelerin kayıp nesneyle bir bağı olması gerekir. Ama var olmayan ve hiç var olmamış bir şeyle nasıl bir bağımız olabilir? Peki var olmayan bir şeyi nasıl özleyebiliriz? Gerçek şu ki, nesne mevcut değilse, eksikliğiyle karşılaşılır ve bu da belirli bir etki yaratır. Eksiklikle karşılaşmanın etkisi, kendisini kaygı olarak gösterir. Peki neden eksiklik vardır? Çünkü gösteren kendini gösteremez, onu temsil edecek başka bir gösterene ihtiyaç duyar ve bu ikisi arasında indirgenemez bir fark olmalıdır, bu fark olmadan ikisi bir araya gelmez. Bu fark, tıpkı eklemlenmesiyle üretilen anlam gibi, gösterenin yapısına içkindir. Anlam, özneye yerini veren bir senaryoda onu eklemleyerek ve temsil ederek mutlak farkın, kesikliğin, duraklamanın üstünü örten şeydir. Dolayısıyla anlam, fark olmadan var olamazken, bu fark travmatik deneyimde ortaya çıktığında, özne gerçekle karşılaştığında, onu ifade edecek bir gösterenin eksikliğini deneyimlediğinde ve sıkıntı duyduğunda, herhangi bir anlamsal bağlamın karşıt pozisyonda yer alır. Gerçek olan anlamdaki kazadır, anlamsız olandır. Gördüğümüz gibi, arzu zorunlu olarak kaygıya çok yakındır.
3. Üçüncü bir paradoks da arzunun başarısızlığının aynı zamanda onun başarısı olmasıdır. Bu, bir arzu nesnesinin seçiminde ve ona sahip olmanın sağladığı tatminde eksikliğin korunmuş varlığının işaretidir. Açıkçası, arzu korunursa, özne mutlaka tatmin olmaz. Özne her zaman rüyanın tarafını tutar: her şeyi ona borçlu olduğuna inanır. Ve rüya asla gerçekleşmediğinden, öfkelenme noktasına gelecek kadar hayal kırıklığına uğrar. Freud bunu Oedipus kompleksi ile de örneklendirmiştir. Özne hayal kırıklığına uğrayabilir, ancak türediği rüyadan, kalıntıları olmayan ideal bir temsilden asla vazgeçmez.
Ve aynı zamanda, onun için arzusunun gerçekleşmesine yaklaşmadan daha üzücü bir şey yoktur, ki paradoks da budur, Bu gerçekleşme rüyayı, onunla birlikte özneyi ve onu gerçekleştirme fikriyle kendisine yansıttığı tatmini ortadan kaldırmayacak mıdır? Ve eğer Öteki’nden ödünç alınan model temelinde temsil edilen bu hayal edilmiş arzu gerçekten onun kendisine ait olsaydı, mümkün bir çıkış yolu olmaksızın tamamen gerçek olurdu. Bu, arzu paradoksunun, yalnızca paradoks olduğu için arzu olan arzunun sonunu işaret edecektir. Hayalini gerçekleştirmeyi hem isteyen hem de istemeyen bir öznenin paradoksu… Bir yandan, söylediğimiz gibi, ideali kaygının üstesinden gelmeyi arzular ama diğer yandan da bunu istemez. Bundan kaçınır çünkü kaygı ihtimalinin kaybı, yaşama duygusunun kaybından başka bir şey değildir. Bu nedenle Lacan, kişi doyuma ulaştığında, dolayısıyla eksikliğin eksik olduğunda da ortaya çıktığını söyleyebilmiştir.
Yazan: Dr. Marc Strauss
Psikiyatrist, Psikanalist
EPFCL (Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ Lacanien) Psikanaliz Okulu kurucu üyesi.
Fransızcadan çeviren: Atakan Yorulmaz
(Fransızcamı geliştirmek ve psikanaliz alanına katkı sağlamak için psikanalitik metinlerden çeviri çalışmaları yapıyorum. Çevirilerde ufak tefek hatalar olabilir)

Yorum bırakın