Psikanalistin tedavideki konumu sorusunun uzun bir geçmişi vardır. Bu soru, psikanalizin gelişiminin merkezinde yer alır. Freud’un ölümünden on yıl sonra yeni teoriler ortaya çıkmıştır. 1950’lerde de Fransa’da iki anlayış çatışmaya başlamıştır: Karşı-aktarımın tedavinin hizmetine sunulabileceğini keşfeden Freudyen analistler ile bu seçeneği reddeden ve analistin arzusu teorisini inşa eden Lacan’ın öğretisi. Bu gelişmeler bir yandan ilk kuşak analistlerin uygulamada karşılaştıkları güçlüklerden, diğer yandan da Freudçu mirasa ilişkin anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır. Bu gelişmeler bugün de devam etmektedir ve biz de bu gelişimin bazı konularını tanımlamaya çalışacağız.
Freud ve karşı-aktarım
Karşı-aktarım psikanalitik klinikten gelmektedir: Karşı-aktarım analistin, hastaların aktarım aşkına olan duyarlılığına atıfta bulunarak başlar ve bu duyarlılık bir dışavuruma yol açabilir. Tedavinin arkasındaki motor güç olan aktarım aşkının gelişmesinin önüne hiçbir engel konulmaması gerekirken, olası herhangi bir karşı-aktarım aşkı kesinlikle bastırılmalıdır. Bu, analistin dinlemesini engelleme veya bir dışavurum durumunda tedaviyi kesintiye uğratma riski taşır. Burada söz konusu olan psikanalitik tedavinin tehlikeye atılmasıdır, analistin yönteminin başarısızlığıdır.
Freud ‘karşı-aktarım’ teriminden ilk kez Jung’a yazdığı 7 Haziran 1909 tarihli bir mektubunda bahsetmiştir. Jung ona hastası Sabina Spielrein ile seksüel bir ilişki yaşadığını itiraf etmiş, bir yandan da ondan şikayet edip kendini haklı çıkarmıştı. Bu mektupta Freud, bir hastayı sevmenin zorluğuyla kendisinin de karşılaştığını itiraf ederek belli bir hoşgörü göstermiştir: “Bu tür deneyimler, acı verici olsalar da, gereklidir ve kaçınılması zordur. Onlar olmadan hayatı ve neyle uğraştığımızı gerçekten bilemeyiz. Benim bu şekilde yakalanmadığım doğru ancak birkaç kez çok yaklaştım ve kurtulabildim. Sanırım […] çalışmalarım […] ve psikanalize başladığımda sizden on yaş büyük olmam, beni benzer deneyimlerden kurtardı. Ama kalıcı bir zarar yok.” Freud, bu tür durumların özdenetim kazanmak için yararlı deneyimler olduğunu da ekliyor: “Bu deneyimler, sonuçta bizim için kalıcı bir sorun olan ‘karşı-aktarıma’ hakim olmak için ihtiyaç duyduğumuz kalın deriyi geliştirmemize yardımcı oluyor […]. Bu, kılık değiştirmiş bir nimettir”.
Freud bir yıl sonra, 1910’da Nürnberg’de düzenlenen İkinci Uluslararası Psikanaliz Kongresi’nde verdiği konferansın konusu oluşturacak olacak olan “Analitik Terapinin Gelecekteki Şansı” başlıklı makalesinde karşı-aktarımı tanımladı: “Hastanın, analistin bilinçdışı duyarlılığı üzerindeki etkisinin bir sonucu olarak analistte ortaya çıkan ‘karşı-aktarım’a dikkat kesildik ve analistin kendi içinde bu karşı-aktarımı mutlaka tanımasından ve ona hakim olması gerekliliğini ortaya koymaktan uzak değiliz”
Karşı-aktarımın yıkıcı etkilerine karşı yapılan bu uyarı, ilk başkanı Jung olan Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin Nürnberg’de kurulmasına eşlik etti. Bu kongreden sonra Ferenczi, Freud’a kişisel yaşamında karşı-aktarımı bastırmanın zorluklarından bahsetti: “Siz ‘karşı-aktarımı bastırma’ zorunluluğunu getirmeden önce bile hepimiz bunu içgüdüsel olarak yapıyorduk. Bu sürekli bastırma, 10-12 saatlik bir çalışmanın ardından kişi kendini benim yaptığım gibi tamamen yalnız ve herhangi bir sevgi nesnesinden yoksun bulduğunda bir rahatsızlıkla sonuçlanmalıdır.” Freud daha sonraları da, çevresindeki ilk nesil analistlere hitaben analitik yöntem üzerine bir dizi makale ile düzenli olarak konuya geri dönmüştür.
1912’de “Aktarımın Dinamikleri” ve “Analitik Tedavide Hekime Tavsiyeler”i yayınladı. Freud’un “yöntemini kullananlara daha fazla talimat verme arzusu” nedeniyle 1915’e kadar teknikle ilgili diğer makaleler bunu izledi. Freud, 1914’te yazdığı “Aktarım Aşkı Üzerine Notlar” adlı makalesinde kararlıydı: “Analist kendisine sunulan hassasiyeti kesinlikle kabul etmemeli ya da ona karşılık vermemelidir”
Bununla birlikte Freud, analistin maruz kaldığı cazibeyi tarif eder: “Tutkusunu ilan eden asalet dolu bir varlığın eşsiz cazibesi […], güzel bir deneyim yaşarken uyguladığı tekniğini ve tıbbi görevini unutma tehlikesini beraberinde getirir” Ancak Freud, “kişinin karşı-aktarımı bastırarak edindiği kayıtsızlığı reddetme hakkına sahip olmamasının” teknik ve etik nedenlerini detaylandırarak, bir kez daha şu konuda ısrar eder: “Analistin teslim olması söz konusu değildir”
Freud 1912’de yazdığı “Psikanalitik Tedavi Konusunda Doktorlara Tavsiyeler” adlı makalesinde, bir cerrahınkine benzer bir kayıtsızlığı ve dürtüsel güçlerin “üstesinden gelmek” pahasına edinilmesi gereken “analistin ihtiyaç duyduğu duygu soğukluğunu” savunmuştur.
Freud için en önemli şey, 1928’de Ferenczi’ye yazdığı gibi, “her şeyden önce kişinin ne yapmaması gerektiğine işaret etmek ve analizi engelleyebilecek cazibeleri vurgulamaktı.” Açıkçası, Freud’un karşı-aktarımla ilgili az ya da çok şiddetli tavsiyeleri her zaman analistin, analitik sürecin gidişatını engellememesi gerektiği endişesinden kaynaklanmaktadır. Onun ciddiyetini belirleyen ahlaki bir zorunluluk değil, analitik yöntemin uygulanamayacağı korkusudur. Ancak bu gereklilik sıklıkla analistin gerekli tarafsızlığını, aşırı motivasyonlu bir katılığa dönüştürecektir.
Freud, karşı-aktarım sorununun karmaşıklığının farkına varmıştır. 20 Şubat 1913’te Ludwig Binswanger’e şöyle yazmıştır: “Bahsettiğiniz karşı-aktarım sorunu analitik teknikteki en zor sorunlardan biridir”. Teorik düzeyde çözmeyi daha kolay bulmuş ve eklemiştir: “Hastaya verilen şey asla spontane bir duygulanım olmamalı, ihtiyaca göre az ya da çok miktarda olmak üzere her zaman bilinçli olarak ifade edilmelidir. Bazı durumlarda çok şey vermeniz gerekir ama asla doğrudan analistin bilinçdışından gelen bir şey olmamalıdır. Benim için kural budur”.
Freud’un nüanslı olduğunu belirtmek ilginçtir. Analistin kendi duygulanımlarını ayıklama ve usulüne uygun olarak tanımladığı duygulanımları yorumlama hizmetinde kullanma şeklindeki içsel çalışmasından bahsediyor gibi görünmektedir: “Kişi kendini özgür kılmak için her zaman karşı-aktarımını tanımalı ve üstesinden gelmelidir. Birini çok sevdiğiniz için ona çok az şey vermek hastaya zarar vermektir ve teknik bir hatadır. Tüm bunlar kolay değildir ve belki de biraz daha deneyim gereklidir”.
Bu pasajda Freud, içsel hareketlerin çok fazla bastırılmasının teknik bir hataya yol açabileceğini belirtmektedir. Analistin içinde uyananların bir kısmını tedavinin hizmetinde kullanmasını sağlayacağı için kendi kendini analiz etme ihtiyacını onaylar. Klinik açıdan bakıldığında, Freud’un hastalarının kendisinde uyandırdığı duygulardan faydalandığı ve bunları düşünceleri için rehber olarak kullandığı söylenebilir.
Bu nedenle Freud ‘politik’ hedefleri ile klinik araştırmaları arasında kalmış ve karşı-aktarımın farklı yönlerinin farkına varmıştır. Buna ek olarak, terapötik başarısızlıklar ve Ferenczi ile yaptığı fikir alışverişleri onu tedavide analistin psişik faaliyetine daha fazla dikkat etmeye yöneltmiştir.
Freud’un aklında muhtemelen karşı-aktarım üzerine bir metin yazma fikri vardı, çünkü bunu analitik tekniğin en zor yönlerinden biri olarak görüyordu. Ancak analistlerin karşı-aktarımsal sorunlarının kamuya açıklanmasının yeni oluşmakta olan psikanalizin imajı için tehlikeli olduğunu düşünüyordu.
Freud, Jung’a yazdığı 31 Aralık 1911 tarihli bir mektubunda, onun karşı-aktarımsal davranışını bir kez daha eleştirdi ve ekledi: “‘Karşı-aktarım’ üzerine bir makalenin kesinlikle gerekli olduğunu düşünüyorum; ama tabii ki bunu yayınlayamazdık, kopyalarını kendi aramızda dağıtmamız gerekirdi.” Daha sonra karşı-aktarım kavramı, Freud’un 1914 tarihli metninden sonra makalelerinde kayboldu.
Freud karşı-aktarım hakkında ne söylerse söylesin, onu bu konuda yöneten tek kaygı psikanalize olan ilgi ve psikanalizin savunulmasıdır. […] Karşı-aktarım tedavinin önünde bir engel, ortadan kaldırılması gereken bir ‘nevrotik kalıntı’, analistin yetersiz analitik tedavisinin istenmeyen bir tezahürü olarak görülür. Onu ‘bastırmak’, bastırmak zorunludur, çünkü yalnızca bu koşul altında mümkün olabilecek ‘nesnelliğe’ müdahale ettiği varsayılır. Karşı-aktarımın analizi, analistte mevcut olan ve aktarımın ilerlemesine elverişsiz olan çatışmalı unsurları tanımlamakla sınırlıdır. Analistin tarafsızlığı, ‘altın kural’ olarak kabul edilen bir sessizlikle ölçülür.
Yazar: Geraldine Cerf de Dudzeele
Çeviri: Atakan Yorulmaz

Yorum bırakın