Nevrozdaki dürtü tehdidi ile travmatik nevrozdaki dış tehdidin ortak noktası, bedenin jouissance’ının gerçekliğidir. Travmanın beden üzerindeki etkisi ile dürtünün etkisinin ortak noktası ise, gerçek alanda ortaya çıktığında ona asla yeterince hazırlıklı olmamamızdır. Oldukça basit bir şekilde, simgesel anlamlandırma biçimindeki hazırlık, özne için her zaman mümkün değildir. Aynı şekilde, meşhur doğum travması da özneyi gafil avlayan ve ancak olaydan sonra, başka tür bir jouissance’ın geri dönüşü temelinde var olacak bir uyarım etkisidir. Ancak gerçekliğin şokunun, yalnızca gerçek olanı katlanılması imkansız hale getiren bir uyandırma çağrısı olduğunu unutmamak önemlidir. Travmatik olayın gerçekliği, kendini gösterme fırsatı bulan daha geniş bir Öteki gerçekliği uyandırır.
Freud için en travmatik olan cinsel gerçek ise, Lacan için cinsel ilişkinin olmaması, dil düzeyinde, gösteren ile gösterilen arasında, kelimelerin kendileri arasında ve bunun da ötesinde gösterenler ile dünya arasında hiçbir ilişki olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu uyuşmazlık gerçek Lacancı travmadır.
Özne kendi iyiliği için çalışmak zorunda değildir ve bu ‘insani talihsizlik” daha genel bir tarihsel planın parçasıdır. Bu durum ‘Totem ve Tabu’ ile ‘Musa ve Tektanrıcılık’ mitlerinde dile getirilir. Bu iki eserde cinayet, herhangi bir olayın ötesinde tarihin ve hatta insan türünün başlangıç noktası olarak konumlandırılır, çünkü bu cinayet sadece silinmiş izler açısından geçerlidir, bir anı açısından değil. Tarih değil, kökendir. Bu da mitik babanın öldürülmesini insanlığın ilksel travması haline getirir.
Musa’nın ölümü, tektanrıcılığa ve Yahudi halkına içkin olan ve nihayetinde tüm insanlığı etkileyen travmanın önemli bir parçasıdır. Travmanın içinde var olan gerilimi hemen görebiliriz. Aynı anda hem ilkseldir, hem anlatılamazdır, hem tüm sembolleştirmelerden öncedir, hem de son derece simgesel bir olaydır, yani aynı anda köken ve tarihtir. Freud için travma, tarihin gerçek sınırının adıdır. Bunun dolaysız sonucu, yani travmanın varlığının işareti, tarihe karşı çıkan tekrar olacaktır. Ancak bu tekrar, aynı şeyin geri dönüşü değil, hazzın düzenlenmesine rağmen ve ötesinde geri dönen gösterenler olduğunun işaretidir. Her geri dönüş yeni ve özgündür. Travmatik nevrozlar, tekrarlama dürtüsünün ve onun beslediği belirsiz jouissance’ın çok saf bir versiyonunu üretecektir.
Bedenin ötekiliği
Lacan, travmanın gerçekle karşılaşmanın tam da işareti olduğunu, ancak tekrarın da gösterdiği gibi bu karşılaşmanın kaçırıldığını göstermiştir. Aynı zamanda, gerçek olanın travmasına doğrudan erişimimiz olmadığını belirtir. Dolayısıyla travma teriminin işaret ettiği şey zaten fantezinin içine sızmıştır. Özne ile cinselliğin gerçekliği arasında, onun cinselliğin gerçekliğine eklemlenmesinin izini koruyan bir örtü vardır. Gerçeklik olaylarından kaynaklanan travmaların ötesinde, her zaman daha zor anlaşılır bir başka gerçek vardır: cinsel gerçek. Bu, ilkel sahnede kendini gösterdiği şekliyle cinsellikle karşılaşmanın neden travmatik olabileceğini açıklar. Lacan bu sahneyi, öznenin deneyimiyle ilgisi olmayan, saçma olarak görünen travmatik bir gösterenle karşılaşması olarak tanımlar. Lacan için fallus, bir noktada cinsel anlamla dolu olan ama diğer yandan anlamın sınırı, anlamın düşüşü, anlamsızlık olan bu gösterenin en iyi somutlaşmış haliydi.
İşaret ettiği şey, beden ve onun jouissance’ı arasındaki uyumsuzluktur ve bu da bir yanlış anlama yaratacaktır. Bu ayrışma bir diğerini, Öteki ve jouissance arasındaki ayrışmayı ortaya çıkarır. Lacan başlangıçta jouissance’ından arındırılmış bir Öteki hipotezini ortaya atar. Simgesel olanın yeri olarak Öteki, bedenin jouissance’ından zorunlu olarak ayrılır. Ancak bu idealize edilmiş bir sembol teorisidir, çünkü tasfiye tam değildir; Öteki’nden az ya da çok ayrılmış jouissance kalıntıları vardır. Örneğin, sembol ve jouissance’ın bir karışımı olan fallus, annenin hadım edilmesi algısını başka bir travma haline getiren şeydir. Özne için jouissance’ı bedenin dışında sunan nesneler a, fantezinin dışında, tüm çıplaklığıyla karşılaşıldığında da travmatik bir bileşene sahip olacaktır.
Lacan ilerledikçe, özellikle de 20. Seminerde detaylandırdığı ve Öteki’nin beden olduğu ana teoriye yaklaşır. Beden, Öteki’ni ötesi olmayan saf bir ötekilik haline getirir. Paradoksal olarak, Lacan travmayı ölümden ziyade yaşama benzetmişti: “Ünlü ilkel sahne […], O halde nedir? Travmayı ve ilkel sahneyi görmek için bir kenara çekilir çekilmez, yaşamın kendisi için tahammül edilemez bir varoluşun saf göstereni olarak, kendini korkunç bir bakışta, tüm yabancılığında, opak vahşetinde ele geçiren bu yaşam değilse”. O zaman bedeni jouissance’ından ya da yaşamdan ayırmak artık gerçekten mümkün değildir, özellikle de eğer ikincisi artık fallus ya da a nesnesine yer almıyorsa. Travmadan sıklıkla ortaya çıkan şey, bedenin, öznenin bedeninin ya da ötekinin bedeninin varlığının ve jouissance’ının ham ve tuhaf karakteridir.
Yazan: Philippe La Sagna (Psikiyatr, Psikanalist)
Çeviri: Atakan Yorulmaz

Yorum bırakın