1950’lerde Fransız psikanalizi, özneler arası diyalog açısından üretimden uzak ve ritüelleşmiş gibi görünüyordu. Lacan tedavinin bu ikili boyutunu, üçüncü bir işlevin yokluğunu, konumların simetrisini, benlik-ego ilişkisini, benlik ve özne arasındaki karmaşayı eleştirdi.
Lacan’a göre Fransız psikanalizi, Freud’dan gittikçe yoksunlaşan bir şekilde uzaklaşmıştı. Bu nedenle onun ‘Freud’a dönüşü’ gerçekleşti. Onun katkısı Fransa’daki psikanalitik tabloyu derinden dönüştürmek oldu. Ona göre, karşı-aktarım bu ikili analiz anlayışı ve pratiğinden ayrılamazdı.
1960-1961’de aktarım üzerine verdiği seminerde, analistlerin karşı-aktarımlarına, yani kendileriyle duygulanımları arasındaki doğrudanlığa, yani yansıtma olmasına çok çabuk bağlı kalmalarını eleştirdi: “Karşı-aktarım bugünlerde artık özünde bir kusur olarak görülmüyor […]. Gerçekten de, analist analizde etkilendiğinde, birtakım duygulanımların analitik durumu tanımlamanın normal ya da en azından normatif bir yolunu ve analistin yalnızca bilgisinin değil, müdahalesinin bile bir unsurunu oluşturduğu düşünülmektedir”
Lacan’a göre, analistin karşı-aktarımı (analistin aktarımı olarak adlandırdığı) İmgesel’in kaydında ve spesifik olarak, speküler olarak gerçekleşir. Bu durum analistin egosunun alanında, otomatik olarak meydana gelen imgesel yakalamanın bir etkisidir. Analist kendi yorumunu verir: “Karşı-aktarım ile, analistin aktarım durumuna zorunlu olarak dahil olmasını kastediyorum ve tam da bu yüzden bu uygunsuz terime karşı dikkatli olmalıyız. Bu gerçekten de aktarım olgusunun kendisinin gerekli sonuçlarıyla ilgilidir. Bunlar basitçe kendi başlarına aktarım durumunun indirgenemez bir etkisidir[…]. Agalma’yı, temel nesneyi, a nesnesini, arzunun nesne-nedenini içeren kişi olma konumuna dahil oluruz (Seminer 8)” Analist duyguları deneyimliyorsa, bu analizinin yetersizliğinden değil -elbette bu da söz konusu olabilir-, yapısal bir nedenden kaynaklanmaktadır.
Analist, küçük öteki olarak kendi yerinde, İmgesel’in alanındadır. Aktarımın etkilerini bu yerde deneyimler. Bu yeri zorunlu olarak işgal ediyorsa, aynı zamanda büyük Öteki’nin yerinde de durmalıdır. Karşı-aktarıma merkezi bir rol vermek, analistin küçük ötekinin tarafına çok fazla kaymasına izin verme riskini taşır. Analist ancak büyük Öteki’nin yerinden yorumlayarak analizanın kendisini speküler konumlardan kurtarmasını sağlayabilir.
Lacan’ın tüm karşı-aktarımların bastırılması gerektiğini söylemediğini vurgulamak önemlidir. Analist duygularıyla körü körüne özdeşleşmemelidir, ancak yine de belli bir miktarda karşı-aktarım çalışması, duygulanımlarının ve savunmalarının analizini yapma yükümlülüğünü taşır, çünkü “Şeyler arasında nasıl ayrım yapılacağını bilmek” arzu edilir: “Küçük öteki, her zaman özne üzerinde bir güce sahiptir. Elbette analist dışarıdaki bu küçük ötekinin ayartmalarına ve suistimallerine karşı duyarsız kalmamalı ve etkilerini yani içsel olarak hissettiği etkileri, birbirinden ayırt etmeyi bilmelidir […]. Bilinçdışının tanınması, neden analistleri tutkuların ulaşamayacağı bir yere koysun ki?” Aslında Lacan, duygulanımlar üzerine daha radikal pozisyonlarla oldukça çelişkili görünen, tamamen nüanslı bir konumu ifade etmiştir. Lacan, “Arzu ve Yorumu” seminerinin 14 Ocak 1959 tarihli oturumunda, duygulanımların işlevi üzerine oldukça uzun bir gelişmeden sonra şunları söylemiştir: “Duygulanım esasen yani en azından bütün bir temel duygulanım kategorisi için, öznenin bir konumunun karakteristik bir yan anlamıdır; bu konum, gösterene dahil olmasıyla kendisine dayatılan zorunlu çizgilerle ilişkili olarak kendisini oyuna dahil olma, işe koşma içinde yer alan bir konumdur”
Lacan, Freudyenlere yönelik eleştirilerini sürdürürken, analistin tedavideki konumuna ilişkin kendi teorisini inşa etmiştir ve buna da “analistin arzusu” adını vermiştir. Bu teorinin amacı, analistlerin analizanlarıyla olan ilişkilerinden bağımsız olarak, yani şu ya da bu analizana olan özel karşı-aktarımlarından bağımsız olarak, bağlı oldukları genel metapsikolojik ilkelere referansla analist olarak konumlarını düşünmelerini sağlamaktır.
Lacan’ın analistin arzusu teorisini sistematik bir şekilde geliştirdiği görülmemektedir: “Bu temel boyut, kısaca her zaman sorulan ama kesinlikle çözümlenmemiş bir sorudur, çünkü her sorulduğunda, cevapların yetersizliği gerçekten fark edilebilir, açıktır, tüm gözler için göz kamaştırıcıdır, çünkü mesele analistin arzusudur (Seminer 10)”
Lacan’ın 1960’lardaki seminerlerinde bu konu düzenli olarak ele alındı. Lacan analistin pozisyonunu, arzu sorusu temelinde yeniden konumlandırarak, analistin duyguları tarafından yönlendirilmesine izin vermemesi gerektiğini, çünkü bir analist olarak arzusunun analizanla olan ilişkisinden bağımsız olması gerektiğini güçlü bir şekilde ileri sürdü. Çünkü Lacan için bu eylem, ‘daha içsel bir şeye’ yönlendirilmeliydi.
Analizin gelişimi, analiz sırasında analistin analizan için ne olduğuna dair tüm teoriyi […] imgesel alanda inşa etmenin gerekli olduğunu düşünmüştür. Bu durum, analistin kendisinin analizin kurucu arzusuyla ilişkili olarak işgal ettiği konumu, yani öznenin meşgul olduğu şeyi doğru bir şekilde konumlandırmadan düşünülemez: “Ne istiyor?”
Lacan arzu, başkalık ve eksiklik arasındaki temel bağı şu sözlerle ifade eder: “Analizanın arayışında sadece bir yoldaştan daha fazlası olacaksak, en azından şu ölçüyü asla gözden kaçırmayalım: Öznenin arzusu esasen Ötekinin arzusudur. Hem öznel hem de nesnel genitif… Ötekinin olduğu yerdeki arzu; o yerde olabilmek, bir ötekilik arzusu. Öteki arzulanmaz, çünkü Öteki arzuladığı ölçüde belirleyici olan Öteki’nin arzusudur. Çünkü arzu, eksikliktir (Seminer 8)”
Aktarım üzerine seminerinin 11 Ocak 1961 tarihli oturumunda Lacan, analistin arzusu sorununun tüm kapsamını dahiyane bir şekilde ortaya koymuştur. Bunu psikanalistin analizi, analistin eğitimi ve aktarım sorularına bağlar. Bunlar her analistin ve her analist kuşağının uğraşmak zorunda olduğu temel sorulardır: “Biraz daha ileri bir şekilde analistin arzusunun ne olması gerektiğini ifade etme sorunu ortaya çıkar […]. Artık analistin bilinçdışının büyük kısmının arındırılmasından […] söz etmek yeterli değil. Bir kişinin analist olabilmesi için kendisinde nelerin bulunması gerektiğine dair bir soru biçiminde kolayca ifade edebileceğimiz şeylerin henüz başında bile olmadığımızın farkına varmalıyız. Fantezilerinden geriye ne kalmalıdır […], peki eğer temel bir fantezisi varsa? Eğer analizin sonunda kabul edilmesi gereken şey kastrasyon ise, analistin erosunda kastrasyon izinin rolü ne olmalıdır? O halde yapmamız gereken, analistin arzusunun temelde ne olması gerektiğini ortaya koymaktır, yani daha önce taslağı çizilmiş bir topoloji temelinde arzunun koordinatları olarak belirlenebilecek referans noktalarına göre ifade etmeye ve konumlandırmaya çalışmaktır […]. Çünkü analistin arzusu, ikili bir referansla yetinebilecek türden değildir. Bir takım ayıklama ve istisnalar yoluyla bize anahtarı verebilecek olan, analizanla olan ilişki değildir. Bu daha içsel bir şeydir […]. Analistin yeri […], Ötekinin arzusu olarak gerçekleşebilmesi için analizanın arzusuna boş sunması gereken yer olarak tanımlanır […]. Bu nedenle analist analizanın arzusunun nesnesini değil, arzunun (eksik) gösterenini temsil etmelidir. Öznenin değil, objet petit a’nın yerini işgal etmelidir, bu nesne öznenin varlık eksikliğini sunar ve artık arzunun kayıp nesnesi, kayıp nesne değildir (Seminer 8)”
Bu, Lacan’ın çalışmasının merkezinde yer alan arzu ve jouissance arasındaki karşıtlıkla ilgisiz değildir: Analistin konumu, arzusu ve jouissance’ının bir kenara bırakılmasıyla yönlendirilir.
Yazar: Geraldine Cerf de Dudzeele
Çeviri: Atakan Yorulmaz
Bir önceki yazı: Sigmund Freud: Karşı-Aktarım ve Analistin Arzusu – I

Yorum bırakın