Psikanalistler, ister özel muayenehanelerinde ister kurumlarda çocuklarla, ergenlerle ya da yetişkinlerle çalışsınlar, yürüttükleri analizler sırasında öznelerinin ifadesiyle, şimdilik öteki için var olma acısı olarak adlandıracağımız şeyle her gün karşı karşıya kalırlar; en baştan cinsiyetlendirilmiş bir öteki için diye eklemek gerekir. Yirminci yüzyılın başında Freud, anne ile çocuk arasında meme, dışkı ve fallus ilişkisi olduğunu iddia etti. Bu -eğer varsa- polimorf sapkınlığın temelidir. Lacan’ın gösterdiği gibi, anneyle olan ilişki, aşk ve ihtiyaçtan ama her şeyden önce arzudan, cinsiyetlendirilmiş bir arzudan, tikelleştirilmiş yani tekil bir arzudan, “anonim olmayan” (Lacan, Çocuk Üzerine Not, 1969) bir arzudan oluşur.
Çocuklar için diğer cinsiyete açılan kapı çok erken bir dönemde açılır, yani ergenlikten çok önce açılır. Çocuklarla çalışan psikanalistler sıklıkla onlara güvenirler; Henüz dokuz yaşında olan ve analize girdiğinde okul başarısına zarar veren “aşık olma” belirtisi gösteren bir çocuktan, annesine göre okula olan ilgisini kaybetmesine neden olan kendi yaşındaki bir çocuğa ve ilk duygularını anlatan on yaşındaki bir diğerine kadar… Bu duygular platoniktir, ancak yine de cinseldir ve söz konusu durum için yapılandırıcı bir işlevleri vardır.
Partnerler
1990’lı yıllar partnerlele, yani hayat arkadaşlarımıza yaklaşımımızda bir dönüm noktası oldu. Öznenin bölünmesi artık yalnızca dilin kurbanı olması gerçeğine dayanmıyor. Bu bölünme bir başkası tarafından, tam da büyük Öteki tarafından ikiye katlanıyor. Özne, varolmakta-eksik (manque-à-être) olduğu için, tamamlayıcısını Öteki’nde arar, ama onunla yalnızca kendi jouissance’ı biçiminde karşılaşır. Dolayısıyla kesin bir başarısızlık, kaçınılmaz yanlış anlamalar ama aynı zamanda her zaman ömür boyu değil ama hatırı sayılır bir süre için mühürlenmiş aşklar vardır.
Jacques-Alain Miller’ın (Partnerlik Teorisi, 2002) bizlere öğrettiği gibi, özne teorisi partner teorisiyle el ele gider. Özne, bir aşk, arzu ve jouissance partneri, başka bir deyişle bir dürtü partneri yaratması anlamında yalnız değildir. […]
Bir çift yapmak
Günümüzde psikanalisti ilgilendiren artık sadece aşkın durumu ve nesne seçimi değil, bir çiftin jouissance’ının temelinde yatan ve onu bir arada tutan şeydir. Yani artık mesele sadece semptomun hakikatini ortaya çıkarmak değil, onunla nasıl başa çıkılacağına dair bir bilgiye az da olsa yaklaşmaya çalışmak için onun gerçekliğini, yani jouissance olarak işlevini ortaya çıkarmaktır. Bu, aşkın belli bir desideralizasyonunu İdeal’in yerini ötekiyle, partnerle ‘zevk(jouir)’ biçimlerine bırakması anlamına gelir.
Yalnızlık, modern toplumda önemli bir sorundur. Yalnız olan insanların sayısının giderek arttığı bize düzenli olarak hatırlatılmaktadır. Yine de psikanalitik pratiğimizde, yalnız insanlar bize bir çift oluşturmak için birçok girişimde bulunduklarını anlatırlar. Örneğin heteroseksüel bir ilişkinin başarısızlığı, bir partnerle cinsel tatmin ve anlayışa ulaşmak için gerçekleştirilmesi gereken bir şey olarak görülen eşcinsellik olasılığının sorgulanmasına vesile olabilir. Bazı durumlarda, bu girişim heteroseksüelliğe geri dönüşle veya eşcinselliğe hatta biseksüelliğe doğru bir eylemle sonuçlanabilir.
Cinselliğe dair deneyim, analiz taleplerinin merkezinde yer alır. Yokluğu çoğu zaman bir eksiklik, bir eksi olarak deneyimlenir. Özne, seçtiği kişiyle işlerin yürümemesinin nedeninin bu olduğunu düşünebilir. Aşk deneyimlerinin çeşitlenmesi ve çoğalması, erkek ya da kadın olmanın kesinliğini ya da Öteki’nin tanınmasını sağlamasa da, özneye bir arzu ilişkisinde ne yapması gerektiğini öğretir. Bugün analist artık Freud’un zamanında olduğu gibi – bu konuda bolca anekdot vardır – analizanına “Bu sefer doğru kişi” diyebilecek bir konumda değildir. En fazla, analizanın söyleminde kalıcı bir ilişkiyi teşvik edebilecek anlamlandırıcı unsurları tespit edebilir.
Yazan: Catherine Bonningue (Psikanalist, ECF)
Çeviri: Atakan Yorulmaz
Fotoğraf: Marina Abramovic ve Ulay, Anima Mundi (Bangkok), 1983.

Yorum bırakın