Yazan: Dominique Fingermann
Psikanalist, EPFCL [1]
Çeviri: Atakan Yorulmaz
1. Müzikte “tempo”, bir müzik eserinin icra edildiği karakteristik hareket, ritmi, andamento’sudur. Hareketler dakikada belirli sayıda vurulan bir notanın süresiyle tanımlanır. Belirli bir vuruşun periyodik geri dönüşüyle görünür kılınan düzenli aralıklar dizisindeki bu süre dağılımı, bir müzik parçasının ritmini oluşturur.
Tempo, bir eylemin (film, edebi eser) başından sonuna kadar ortaya çıkışının ritmidir. Melodik diziler (ardışıklık), duraklamalar, armoniler (eşzamanlılık), yukarı vuruşların, aşağı vuruşların ve kontrpuanların düzgün bir şekilde düzenlenmesi, aksanların ve sezuraların dağılımı ile ritim eseri oluşturur. Tempo eseri yaratır çünkü sürekli bir akış içinde süreksizliğin dağılımı yoluyla çoklu olası değişimlerini keşfetmemize ve onu kat etmemize olanak tanır.
Tempo, süreksizliğin sürekli bir akış içindeki dağılımı (seslerin, imgelerin, göstergelerin) anları keser, sessizlikleri dağıtır, sekansları vurgular ve sonuç noktasının aşamalı ve telafi edilemez gerçekleşmesini üretiyor gibi görünür. Eğer bu noktanın ötesine geçerseniz, herhangi bir müzik sıkıcı bir litani ya da ritornelloya dönüşür.
Aynı şekilde, bir analizin baştan sona andamento seyri, anları kesen, sekansları izole eden ve böylece sonuçlar üreten tempodan kaynaklanır. Analistin arzusunun ölçüsüyle işleyen tempo, bir analizin zamanını üretir, süresinin ölçüsünü verir. Analistin öznenin sözlerine girişinin temposu, eylemde, günün sonunda, sınırı, “sonsuz söz dizisini sonlu bir diziye[2]” dönüştüren sonucu üreten bir süreksizliği koşullandırır.
Bu yüzden “zamana ihtiyaç vardır[3]”, geçen zamandan eksik olan zamanı çıkarmak ve orada kalan zamanı üretmek için gerekli olan zamana[4]…
Analizin kendine özgü zamansallığı, kayıp bir zamandan bulunmuş bir zamana geçmemizi sağlar. Yeniden bulunan zaman değil, analizde karşılaştığımız zaman, kayıp bir zaman için nostaljik bir arayışın zamanı değil, üzerinde tökezlediğimiz ve tepindiğimiz Gerçek ile bir karşılaşma olarak bulunan zamandır: bir şans eseridir (trouvaille) [5].
2. En başından itibaren, ön görüşmelerde, bir analiz garip bir zamansallığı ortaya çıkarır. Neredeyse hemen orada ortaya çıkan ve keşfedilen söylem, artzamanlı bir zamansal yapıya sahip olmasına ve doğrusal ardışıklık biçimine göre gelişmesine rağmen, söylenenlerdeki ilk dönüşlerden itibaren, tedbirsizce gelenler için baş döndürücü bir zamansallık başlatılır… Daha sonra başlayan, tersine çevrilmiş bir zamandır, çünkü öznenin gerçeğinin yapaylığını sahneleyen bu kurguda, şimdiki zaman her zaman varsayılan bir gelecek tarafından itilir ve gerçekte hiç olmamış varsayımsal bir geçmiş tarafından biçimlendirilir. Bu tuhaf zamansallıkta çoğu zaman anılar, aile hikayeleri, semptomlar ve travmatik tekrarlar bize geçmeyen bir zamandan haber verir gibidir. Yaratıklarını yiyip bitiren kronosun zamanı, doğdukları anda uçup giden anlar, Freud’un zamansız olduğunu söylediği bilinçdışı süreçlerin işleyişinin merkezinde olduğunu keşfettiği bu zamansallığı açıklamak için yeterli değildir. Aslında, anı izleri kaydı olmayan bir şeyi kaydeder -gerçek deneyimi. Bilinçdışının oluşumları, bastırılmış olanın geri dönüşü, yazılmamaktan asla vazgeçmeyen bu özgün kusuru yazmaktan asla vazgeçmez. Freud 1932’de Yeni Dersler’de [6] analitik kliniğin bu sözde zamansızlık üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Analitik klinikteki “ilerleme”, yok edilemez arzuyu okumaya ve keşfetmeye indirgenemez, ancak Freud’un bu derste savunduğu gibi, psikanaliz özneyi zamanın geçişine dair farklı bir deneyime yönlendirmelidir. Freud daha sonra, teori ve dolayısıyla klinik için bilinçdışının bu özelliğini daha tam olarak keşfetmemiş ve kullanmamış olmaktan dolayı ilginç bir şekilde pişmanlık duyar: “Bastırılmış olanın zaman içinde değişmezliğine dair bu şüphe götürmez gerçeği yeterince vurgulamadığımızı iddia etmekte ısrar ediyorum. Bu, en derin bilgiye giden yol gibi görünüyor; ne yazık ki ben buna nüfuz edemedim”. [7]
3. Freud’un zamansızlığı keşfettiği yerde Lacan, “mantıksal zaman” olarak tedavi yönünde işleyişe soktuğu zamansızlığı üretir. Kendi öğretisinin gelişimi, şimdiyi engelleyen ve rahatsız edenin geçmiş değil, özneyi tekrara ve eksik-olma halinin sonsuz düşüşüne zorlayan bir köken kusuru olan Gerçek olduğunu açıkça ortaya koyar. Gösterenin yapısı özneyi, Öteki’nin göstereni aracılığıyla, olumlamasının (özdeşleşmesinin) yüklediği olumsuz işlevden kendisini üretmesini, kendisine neden olmasını sağlayan mantıksal beklenti/geriye dönüş zamanına sokar. Gösterenin yapısı, hiçbir zaman gerçekten olmamış ve olmayacak olan kayıp bir zamanı – “Olmuş olacağım”ı -, tekrarın yazmaktan asla vazgeçmediği gerçek bir zamanı başlatır.
Lacan, “Wo Es war ”da, tekrarın olduğu yerde, nevrozun anlamının kalbindeki süreksizlik olarak eylemi ortaya çıkarır. Tam da “bastırılmış olanın değişmezliği [8]” noktasında, sağduyuya rağmen mantıksal zamanı, yani sonuçlandırmak için zamanın üretkenliğini ekler. Nevrozun sağduyusuna rağmen, analistin ve kozlarının (sessizlik/ses/varlık/kesik) araya girmesi analizi yönlendirir ve sonuca götürür. Analistin eyleminin nihai olarak analizin sonuç anını, başka bir deyişle analizanın eylemini nasıl ürettiğini bu şekilde kavrayabiliriz.
Bu nasıl gerçekleşir? Analistin seansın kesilmesini arzulaması, kesme anının üretilmesi, analizin süresinin sonsuz değil de sonlu olmasına nasıl neden olur?
Bir analizin süresi, ölçüsü, sonluluğu, seansların kesintiye uğramasıyla harekete geçen tempoya, yani nabza bağlıdır. Bir analiz yıllarla, saatlerle ya da dakikalarla ölçülemez: onun ölçüsü verilen aradır. “Analiziniz kaç seans kesildi?” Bu nedenle seanslar, aralar ve boşluklar arasındaki değişimi kaydeden seans sıklığının hayati önemi vardır. Eylem bir taşla iki kuş vurur, özne etkilerine neden olur: Öteki’nde asılı duran öznenin varsayımını şaşırtır, vurgular ve boşaltır ve aynı zamanda öznenin neyin gerçek olana bir yanıt olduğunu vurgular.
4. Analist her seferinde sözü keser, seansı keser, ister değişken süreli olsun, ister çok kısa bir seans (tartışmalarımızın teması), bu öngörülemez, analitik eylemin sorumluluğudur.
Sürekliliği askıya aldığımızda, öznenin varsayımının okunabileceği bir diziyi izole ederiz. Ne duyuldu? Ne söylendi? 1, 2, 3? ya da 21, 34? ya da 5, 8, 13?
“Nerede durdum? 8, 13, 21?”, “Bu kadar mı?” ya da “Hiçbir şey anlamadım! “13, 21, 34, ne diyorum, ne sayıyorum, 0, 1, 1’in içi ne? Bu kadar mı?”
Bu dizilerde Fibonacci dizisinin bölümlerini tanıyoruz, her bir öğenin önceki iki öğenin toplamından oluştuğu sonsuz bir matematiksel dizi. Bu basit bir ilke, ancak bu seçilmiş parçaları dinlediğinizde, eksik olan zamanı, biri ile diğeri arasındaki aralığın hesaplanmasını sonuçlandırmanız biraz zaman alıyor. “Dil böylece jouissance’ın açığa çıkardığı şeyi yeniler ve bir süreliğine gerçekleştirdiği fanteziye yol açar. Söylem, söyleneni kendi hesaplamasında bir deliğe indirgediği ölçüde gerçeğe yaklaşır [9]. Birer birer, 1, 1, 1 gelen ifadelerin tüm Uns’larına rağmen, özne için her zaman eksik bir zaman vardır: un-en-plus asla yakalanmaz [10] ama her zaman bu kayıp zamanı talebinde, laf kalabalığında, kısacası bir Öteki varsayımında telafi etmeye çalışır. Görünüşte doğrusal olan serbest çağrışım, görme anının eşzamanlılığının kavradığı şeyi artzamanlılıkta ortaya çıkarır: zaman gereklidir, bir zaman eksiktir. Söylenen şeyde, konuşmanın yapısı, öznenin yapısının topolojik alanını açarak, esneterek, şişirerek, sıkıştırarak, söndürerek, keserek ve kesiştirerek, süreksizliklerini, boşluklarını, yakınlıklarını ortaya çıkararak söylemenin sonuçlarını ortaya çıkarır: “Söyleme pratiğimizin topolojisi [11]”. Yavaş yavaş, söylenenlerin, talebin boşluğunu aşan kıvrımları ve dönüşleri, nevroza özgü topolojik uzamı şekillendirir ve ortaya çıkarır: yapısal deliğini doldurduğu ve gizlediği başka bir torusla düğümlenmiş olarak çok çabuk kavranan bir torus. Nevrotik olanın bu torusu, varsaydığı Öteki’nin torusuyla sıkı sıkıya bağlı olarak, temel fantezi tarafından biçimlendirilen aile romanının ana olay örgüsünü oluşturur. Roman, bu anlatılmamış dönüşün, sersemlemiş olanın Öteki’ne atfettiği sözlerdeki bir hesap hatasının etrafında döner. Kendi varlık eksikliğini Öteki’nin eksikliğine -kusuruna- günahına bağlar (okur), dolayısıyla kendi kayıp zamanının Öteki’nin bilgisinde saklı olduğunu varsayar. Lacan’ın ‘L’étourdit’ metninde gösterdiği gibi, nevrozun temposunu ortaya çıkaran ve fantazmatik nedenini bir anlığına askıya alan, analistin sonsuz serbest çağrışım serisinde, söylenen dönüşlerde verdiği moladır: “Tamam, burada duralım!
Kesme, Moebius şeridinin orta kesimini üretir, söylenenin içinde olmayan “söyleme ”ye ulaşır: “Söylenen, söylenenin ardında, duyulanın içinde unutulmuş olarak kalır [12]”. Ama bir kez daha, bu askıdaki sözün sıralamasında, aralıkta, tanım gereği anlamsız söze, sırrı Öteki’nde ve onun yasalarında saklı olan bir anlam atfedilecektir: “8, 13, 21,…34!!!” Görüşme durdurulur! Tutarsızlığının ortaya çıkması için Öteki’ndeki bilme varsayımının kaç kez kesintiye uğraması gerekir?
Seansın kesintiye uğramasını destekleyen analistin arzusu, bir söylem örneği olarak aralığı geçerli kılar: “Analistin arzusu bende bir beklenti düzeyi uyandırdığı içindir ki analizin etkililiğine kapılıyorum [13]”.
Analistin eylemi -fiilen- beklenti boyutunu uyandırarak, öznenin nedenselliğini, nedenselliği olarak aralıkları, ara-söylemleri vurgular. Analistin gerçekliği, onun ‘a-zamanı’, bilinçdışı öznenin zamansızlığı üzerinde klinik bir etkiye sahiptir. Analitik eylem, tekrardan çıkarılan, Yunan’dan Çin’e felsefede Kairos, ‘uygun an’ olarak bilinen zamanın diğer boyutunu üretir. Nihayetinde, sonuç anı analizanın eylemidir. Sonuç anı, serbest çağrışımın diyakronisini kesintiye uğratır. Bir şey sona erer, yazılamaz, bir gafın başarısızlığı… Başarısızlık: ardışıklığın kesintiye uğraması, Öteki’nin bilgisi olmadan gerçekleştirilen ve askıya alınmasını sağlayan eylemin düzenine aittir: “Burada duracağız”.
Sonunda, bu oyunun karar verilemezliğinin bir el çabukluğuyla analizcinin elinde bir karta dönüştüğü sonucuna varmanın zamanı gelmiştir – nevrotiğin zamanını atmaya çalışarak geçirdiği mistigri, oyunu karıştıran, oyunu engelleyen ve skoru (ayrılığı) karıştıran iktidarsızlık kartı değil, doğru zamanda bir mektup haline gelen karta dönüşür.
Sona varmak ne kadar sürer? Özne ancak uzun bir sapmadan sonra asıl reddini öğrenebilir [14]. Bu zaman alır, sarsıldıkça beklentiyi üreten analistin ‘temposu’, öznenin kendisi için bir yanıt olduğu Öteki’nin zamanındaki boşluk. “Önce kendini açığa çıkarmayı başaramamış olanın izini sürmek için zamana ihtiyaç vardır” [15].
[1] Bu metin, 5 Temmuz 2008 tarihinde IF-EPFCL’nin São Paulo’daki (Brezilya) Beşinci Uluslararası Buluşması’nda “Bilinçdışı Öznenin Zamanı” üzerine yapılan bir konuşmaya dayanmaktadır.
[2] Soler C., « Le temps qu’il faut », Volume Préparatoire pour le Ve Rendez-vous International de l’IF-EPFCL.
[3] Lacan J., « Radiophonie » (1970), Autres écrits, Paris, Seuil, 2001, p. 426.
[4] Référence au titre de l’œuvre de Giorgio Agamben, Le temps qui reste, Paris, Payot & Rivages, 2004.
[5] Proust M., À la recherche du temps perdu, Paris, Gallimard, 1987.
[6] Freud S., Nouvelles conférences d’introduction à la psychanalyse, Paris, Gallimard, 1984. [7] Freud S., « La décomposition de la personnalité psychique », Nouvelles conférences d’introduction à la psychanalyse, op. cit. p. 103.
[8] Idem.
[9] Lacan J., « Radiophonie » (1970), Autres écrits, Paris, Seuil, 2001, p. 446.
[10] Lacan J., « De l’un-en-plus », D’un Autre à l’autre, Séminaire XVI (1968-1969), Paris, Seuil, 2006, p. 375-389.
[11] Lacan J., « L’étourdit » (1972), Autres écrits, Paris, Seuil, 2001, p. 486.
[12] Lacan J., « Radiophonie » (1970), Autres écrits, op. cit., p. 449.
[13] Lacan J., L’Angoisse, Séminaire X (1962-1963), Paris, Seuil, 2004, leçon du 27 février 63, p. 180.
[14] Lacan J., « L’identification, Séminaire IX (1961-62) », Paris, Publication hors commerce — Document interne à l’A.L.I, 1996, p. 181.
[15] Lacan J., « Radiophonie » (1970), Autres écrits, Paris, Seuil, 2001, p. 428.

Yorum bırakın